Hakan Örge
(1985-....)



      1985 yılı Ankara doğumluyum. Hayatımın ilk on iki yılı monoton geçti. Bir öğrencinin yaptığı sıradan işler. Evden okula okuldan eve… Ondan sonra güzel bir sonbahar günü okul bahçesinde kendimden yaşça küçük insanların sahip olduğu tasoları üterek topladığım sırada, ansızın kart bir nöbetçi öğretmenin sesiyle irkildim… “Seni müdür bey çağırıyor.”

      Aslında müdür herhangi bir öğrenciyi çağır demiş. O da beni buldu. Neyse, ben tiyatro salonuna indiğim zaman bir tiyatro oyununun provası vardı ve arkadaşlarım sahnedeydi. Onlar beni görünce anlamsız anlamsız güldüler. Sonra müdür bey, “Evlat şu perdenin başına geç!” dedi. Verdiğim tarihi cevap: “Hocam ben ne anlarım benim işim taso” oldu. Ben sözlerimi tamamlar tamamlamaz, yediğim fırçanın şiddetinden olsa gerek koşarak perdenin başına geçtim.

      Her şey çok güzel ama benim burada işim ne! Yani benim o insanlardan eksiğim ne! Ben orta okulun ikinci sınıfında küçük, sivilceli bir öğrenciyken bir tiyatro perdesinin başındaydım. Bir sonraki sene oyunda… Yaşamımda tasodan daha önemli bir şeylerin büyüyüp ve yaşamımı manalandıracağını o sıralarda bilemezdim. Ama bir engel vardı, ailem. Çünkü; dershaneye gidiyordum. Maalesef o yıl oyunda oynayamadım. Tabii ortaokul bitti. Sıra lisede… Benim aklımda tiyatro yokken… Okuduğum okulun tiyatro ile ilgilenen sorumlu hocası benim akrabam olması nedeniyle role alındım.. (Torpil yaşamın vazgeçilmezi…) Tabii bende o yetenek nerde. O yıl ki oyun; Tuncer Cücenoğlu’nun “Ziyaretçi” adlı bir komedisi idi. Ben oynadım ama nasıl… Hani meşhur bir söz vardır:”Sahne tozu hastalık gibidir, yutanı iflah etmez…” Gerçekten doğru. Bir sonraki sene ben Ülker Köksal’ın “Önce Sevgi” adlı oyununda Doktor Metin diye bir karakteri canlandırdım. Bir sonraki yıl Michael Frayn’ın “Notice Off” yani “Oyunun Oyunu” Sonraki yıl, lise son sınıf öğrencilerinin kabusu üniversite korkusu… Ama tabi bu işten kopmak yok. Ben, okuduğum okuldaki oyunun yönetmen yardımcılığını yapıyorum… Bir sonra ki yıl.. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi, Astronomi ve Uzay Bölümleri öğrencisi oldum. Uzaya ilk sahneyi ben kuracağım, belki de bu yüzden o bölüme girdim. Neyse, ben hemen tiyatro topluluğuna yazdırdım kendimi. O yıl, Nazım Hikmet Ran’ın “Kuvayi Milliye” adlı eseri oynanacakmış ve bizde ekipteki yerimizi aldık. Ardından “Tek Mezar Çift Ağa” adlı bir oyunda oynadım. Bu kadarı bana yeter mi? Elbette ki yetmez. Hemen eski okulumdaki tiyatro topluluğunun başına geçtim. Oyunculuktan bir nevi yönetmenliğe sıçrayış… O yıl, Tuncer Cücenoğlu’nun eseri “Boyacı”nın Yönetmen Yardımcılığını yaptım. Bitti mi? Hiç biter mi… Okuduğum ilkokul yönetmen arıyormuş. Oynanacak oyun: Cevat Fehmi Başkut’un “Buzlar Çözülmeden”i. Hepsi amatör oyuncularımla eğlenceli provalar ve amatör ruhun derinliklerine iniş. Tiyatroculuk denilen güzide meslek benim profesyonel olarak ilgilenmek istediğim bir iş, Ben hararetle daha kapsamlı bir yer arıyorum ama neresi? Derken, bütün filmlerde kullanılmış gerilim efektleri eşliğinde karşımda o afişi gördüm. Sanki o afiş dışındaki yerler birden karanlığa bürünmüştü ve uzaklardan beni takip eden kamera sisli objektifini üzerime çevirmişti. Afişte rengini hatırlamadığım harfler bana şunları söylüyordu: “Tiyatro kursu 17-25 yaş arası kurs kayıtlarımız başlamıştır. Başkent Tiyatroları”. İşte, her şeyin unutulup sıfırdan başlandığı yer… Unuttuğum bir şey daha var o da okul. Neyse, o sonraki iş. Hocamız bizlere bir söz söyledi: “Sebatkar olun!” O an bir kez daha anladım ki bu işte sebatkar olmak çok önemli…

      Şu an, hayallerimin gerçekleşmeye başladığı yerde, Başkent Tiyatrolarında stajyer oyuncuyum… Okul mu ? merak etmeyin ona devam ediyorum, tiyatrodan vakit buldukça...